İstanbul’un Unutulan Köyleri
İstanbul denince akla ilk gelen şey tabii ki kalabalık, trafik ve beton yığınları. Ama şehrin hemen yanı başında, hâlâ İstanbul köyleri diyebileceğimiz, zamanın biraz daha yavaş aktığı yerler var. Ben de birkaç senedir bu köyleri tek tek geziyorum. Bazıları Boğaz’ın hemen arkasında, bazıları ise Silivri’den Çatalca’ya kadar uzanıyor. İlk gittiğimde dikkatimi çeken şey, şehrin gürültüsünden sadece 20-30 kilometre ötede bambaşka bir dünyanın olmasıydı.
Köy yollarında araba sürerken pencereden esen rüzgârın kokusu değişiyor birden. Toprak, ot ve biraz da hayvan kokusu. Şehrin o ağır egzozundan sonra insanın içini açıyor.
Doğal Ortam ve Atmosfer
Çatalca tarafındaki köylerde sabahları horoz sesiyle uyanıyorsun. Gerçekten horoz sesiyle. İlk defa İstanbul köylerinde kaldığım gece bunu duyunca gülümsemiştim. Uyandım, pencereyi açtım. Karşımda sisli bir vadi, uzakta ormanlık alan. Hava serin. İnsan ister istemez derin bir nefes alıyor.
Evlerin çoğu eski Rum evlerinden kalma taş yapılar. Bazıları restore edilmiş, bazıları ise hâlâ eskisi gibi duruyor. Daracık sokaklarda tavuklar özgürce geziyor. Köpekler seni görünce havlıyor ama genelde kuyruk sallıyorlar. İnsanlar da biraz mesafeli ama samimi. “Hoş geldin” dedikten sonra hemen “çay içer misin” diye soruyorlar.
Köylerde Günlük Yaşam
Burada hayat gerçekten farklı akıyor. Sabah erken kalkılıyor. Özellikle yazın. Kadınlar bahçede iş yapıyor, erkeklerin bir kısmı tarlada, bir kısmı da şehre çalışmaya gidiyor. Evet, birçok kişi hâlâ İstanbul merkezine gidip geliyor. Sabah 6 gibi kalkıp akşam 8’de dönüyorlar. Yine de köydeki ritim farklı.
Özellikle bahar aylarında her yer yemyeşil oluyor. İstanbul köylerinde en sevdiğim şeylerden biri de bahçelerden taşan meyve ağaçları. Erik, kiraz, dut, incir… Dalları yollara sarkıyor. Kimse “dokunma” demiyor. Geçerken koparıp yiyebiliyorsun. İlk defa yaptığımda biraz çekinmiştim ama sonra alıştım.
Köy kahveleri de ayrı bir dünya. Yaşlı amcalar tavla oynuyor, televizyonda haber izliyor. Konu genelde hava, ekinler ve “şu İstanbul ne hale geldi” üzerine oluyor. Konuşmaları dinlerken insan hem gülüyor hem de düşünüyor.
İstanbul Köylerinde Hangi Lezzetler Var?
Şehirdeki restoranlardan sıkıldıysan buraya gel. Ev yemekleri bambaşka. Özellikle köy yoğurdu ve tandır ekmeği. Bir de evde yapılmış salçalar, turşular. Ben her gittiğim köyden biraz peynir, biraz da bal almadan dönmüyorum. Bazılarında arıcılık çok yaygın. Karakovan balı yapan yaşlı amcalarla sohbet etmek bile başlı başına keyif.
Yemekten sonra genellikle “biraz dolaşalım” diyorum. Köyün arkasındaki orman yollarına vuruyorum kendimi. Kuş sesleri, rüzgârın ağaçlarda çıkardığı ses… Şehirdeki uğultudan sonra burası cennet gibi geliyor. Özellikle Beykoz ve Şile arasındaki köylerde orman daha sık, hava daha temiz.
Yaşlılar ve Gençler Arasındaki Fark
Maalesef köylerde nüfus yaşlanıyor. Gençler genelde şehre taşınıyor. “Burada iş yok” diyorlar. Kalanlar ise genellikle emekli olmuş insanlar veya hayvanlarını, bahçelerini bırakamayanlar. Yine de son yıllarda pandemiyle birlikte biraz tersine göç başladı. Birkaç genç çift bahçe alıp köyde yaşamaya başladı. Onlarla da sohbet etme fırsatı buldum. “Daha sakin, daha yavaş” diyorlar. Haklılar da.
Bazı köylerde ilkokul bile kapanmış. Minibüsle en yakın merkeze gidiyor çocuklar. O yüzden köy meydanlarında top oynayan çocuk görmek artık biraz zor. Ama hâlâ var. Onları gördükçe içim açılıyor.
Gece Hayatı ve Sessizlik
Gece olunca ortalık tamamen kararıyor. Sokak lambaları az. Yıldızlar daha net görünüyor. İlk defa İstanbul köylerinde gece gökyüzüne uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Cep telefonunun çekmediği yerler bile var. O sessizlik insanı hem rahatlatıyor hem de biraz tedirgin ediyor. Alışmak zaman alıyor.
Yaz gecelerinde dışarıda oturup sohbet etmek çok güzel. Kurbağa sesleri, ara sıra köpek havlamaları… Bunlar da köyün doğal müziği sayılıyor.
İstanbul Köylerine Nasıl Gidilir ve Ne Yapmalı?
Çoğu köye toplu taşıma ile ulaşmak mümkün ama en rahat arabayla gidiliyor. Navigasyon bazen köy içlerinde şaşırabiliyor. O yüzden sorduğun iyi olur. Ben genelde hafta içi gidiyorum. Hafta sonu biraz kalabalık olabiliyor.
Mutlaka köy kahvesine otur, yaşlılarla sohbet et. İzin verirlerse birinin bahçesine girip ağaçlarından meyve ye. Köyden ayrılmadan önce de o meşhur köy ekmeğinden al. Eve götürünce kokusu bile yetiyor insana.
Bazı köylerde konaklama da var. Butik pansiyonlar açılmaya başladı. Özellikle Polonezköy, Beykoz ve Çatalca’da birkaç güzel yer gördüm. Fiyatları da şehir otellerine göre oldukça makul.
Tabii her köy aynı değil. Bazıları turizme daha açık, bazıları ise hâlâ içine kapanık. Ben ikisini de seviyorum. Çünkü her ikisinde de samimi bir şeyler buluyorum.
İstanbul’un bu kadar yakınında hâlâ bu kadar sade, bu kadar doğal yerlerin kalması beni hem şaşırtıyor hem de sevindiriyor. Belki bir gün bu köyler de tamamen değişir. Ama şimdilik hâlâ o eski hallerini koruyorlar. O yüzden fırsat buldukça gitmeye devam ediyorum. Belki sen de bir hafta sonu arabaya atlar, yollara düşersin. İnan bana pişman olmazsın.