İstanbul’un saklı köyleri ve el sanatları mirası
İstanbul deyince akla ilk olarak kalabalık, tarih ve deniz gelir. Ama şehrin hemen yanı başında, hâlâ eski usul yaşayan, el sanatlarıyla geçinen köyler var. Ben de son iki senedir bu köyleri tek tek geziyorum. İlk gittiğimde dikkatimi çeken şey, betonlaşmadan uzak, kendi ritminde akan bir hayat olmasıydı.
Bu yazıda sizlere geleneksel el sanatlarıyla ünlü İstanbul köylerini anlatacağım. Hem doğalarını, hem insanlarını, hem de o köylerde hâlâ yaşatılan zanaatları. Eğer siz de şehir stresinden biraz uzaklaşmak, eski bir tezgâhta dokunan kilimi, el yapımı bir çömleği yakından görmek istiyorsanız, bu yazı tam size göre.
Beykoz’un meşhur el dokuma köyleri
Beykoz tarafına doğru yola çıktığınızda ilk durağım genellikle Anadolu Kavağı olur. Ama asıl sürpriz köy, biraz daha içeride kalan Çayağzı ve Gümüşdere. Buradaki yaşlı teyzelerin hâlâ eski tezgâhlarda kilim dokuduğunu görünce insan şaşırıyor.
Köy yolları dar, etrafı orman. Araba sesi neredeyse yok. Sadece kuş sesi ve uzaktan gelen bir testere sesi. Gümüşdere’de bir evin bahçesinde oturan nineyle sohbet ettim. “Kızım bu kilimleri annemden öğrendim, o da kendi annesinden” dedi. Ellerindeki motifler yüzyıllardır değişmeden geliyormuş. Doğal yün boyaları kullanıyorlar. Kokusu hâlâ burnumda.
Şile’nin ünlü dokuma ve seramik köyleri
Şile’ye gittiğinizde denizle yetinmeyin. İç kısımlara doğru ilerleyin. Ağva ile Şile merkez arasında kalan küçük köyler gerçekten etkileyici. Özellikle Imrenli ve Kandıra sınırındaki bazı mahallelerde seramik atölyeleri var.
Burada toprak kırmızımsı, nemli. Elleriniz çamura bulanınca o serinlik insanı başka bir dünyaya götürüyor. Bir usta, testiyi yaparken “Toprak yalan söylemez” demişti. Gerçekten de öyle. Her testide köyün kendi karakterini görüyorsunuz. Şile’nin rüzgârı, denizin tuzu, ormanın yeşili… Hepsi o seramiğin üzerinde.
Ayrıca Şile bezi de cabası. Yerel kadınların dokuduğu hafif, hava alan kumaşlar hâlâ tercih ediliyor. Yazın sıcağında giyilen o gömleklerin dokumasını yerinde görmek başka türlü keyif veriyor.
Polonezköy ve çevresindeki zanaat geleneği
Polonezköy’ü çoğumuz piknik için biliriz. Ama köyün biraz dışında kalan evlerde hâlâ ahşap oyma ve hasır örme işi devam ediyor. Yaşlı bir Polonyalı dedeyle tanıştım. Ailesi 19. yüzyılda buraya yerleşmiş. “Bizimkiler geldiğinde burası ormandı” diyor. Şimdi ise hem eski Polonya motiflerini hem de Türk el sanatlarını bir arada görüyoruz.
Hasır sepetler, oymalı tahta kaşıklar, duvar süsleri… Hepsi el emeği. Kokusu da bir başka. Kurumuş otların, taze kesilmiş ağacın kokusu karışıyor havaya.
Çatalca’da unutulmaya yüz tutmuş zanaatlar
İstanbul’un batı yakası genelde ihmal ediliyor. Oysa Çatalca ve çevresinde çok değerli köylerimiz var. Binkılıç, Karacaköy ve Elbasan bunlardan bazıları.
Burada özellikle bakır işlemeciliği ve ahşap kaşık oyma geleneği hâlâ canlı. Bir atölyeye girdim, usta 70 yaşındaydı. Gözlüklerini burnunun ucuna düşürmüş, kaşığı yontuyordu. “Bu kaşıklar makineyle olmaz evladım. Ruh ister” dedi. Hak verdim. Gerçekten de her kaşıkta farklı bir his var.
Köy sokakları toprak. Yağmur yağınca biraz çamur oluyor ama o da köyün samimiyetini artırıyor bence. Sabahları horoz sesiyle uyanıyorsunuz. Akşamları ise sadece doğa sesleri.
El sanatlarını yaşatan köylerde neler yapılır?
Bu köylerde gezerken şunu fark ettim: Her köyün kendine has bir malzemesi ve ustalığı var. Kimisi kilime yün boyuyor, kimisi topraktan çanak yapıyor, kimisi de bakırı dövüyor.
Ortak olan bir şey var: Her iş yavaş ve sabırla yapılıyor. Kimse acele etmiyor. Bu ritim insana da iyi geliyor. Ben bile köylerde geçirdiğim her günden sonra daha sakin hissediyorum kendimi.
Eğer siz de bu köyleri ziyaret etmek isterseniz birkaç tavsiyem olacak. Öncelikle erken saatte çıkın. Çünkü köy yolları virajlı ve trafik yoğun olabiliyor. Köylüleri rahatsız etmemeye özen gösterin. Fotoğraf çekerken izin isteyin. Ve mutlaka bir şeyler satın alın. Hem o insanlara destek olmuş olursunuz hem de eve güzel bir hatıra götürürsünüz.
Köy kahveleri ve sohbetler
Bu gezilerde en çok keyif aldığım şey köy kahvelerinde oturmak. Yaşlı amcalar, gençler, kadınlar… Hepsi bir arada. Konu genellikle hasat, hava durumu ve eski günler.
Bir defasında Binkılıç’ta bir amca bana kendi yaptığı kaşığı hediye etmişti. “İstanbul’a götür, orada bizi unutma” demişti. Unutmuyorum da. O kaşık hâlâ çalışma masamın üstünde duruyor.
İstanbul’un bu kadar yakınında bu kadar saf ve temiz yerlerin kalması gerçekten şans. Ama bu köylerin gençleri şehre gidince gelenekler de yavaş yavaş kayboluyor. O yüzden bu köyleri gezip, el sanatlarını ve yapan insanları desteklemek önemli.
Siz de bir hafta sonu programınıza bu köylerden birini ekleyin. Mesela Şile tarafı deniz sevenlere, Çatalca tarafı daha sakin ve ormanlık bir atmosfer arayanlara iyi gelir. Beykoz ise hem deniz hem orman sevenler için ideal.
Unutmayın, turistik yerlerden sıkıldıysanız çözüm çok uzağınızda değil. Araba deyin, toplu taşıma deyin… Bir şekilde bu köylere ulaşmak mümkün. Gittiğinizde göreceksiniz; buradaki insanlar sizi sıcakkanlılıkla karşılayacak. Bir fincan çay, bir dilim köy ekmeği ve uzun uzun sohbet…
Benim için en güzel seyahatler bunlar oluyor. Lüks otellerde değil, toprağın ve emeğin kokusunun olduğu yerlerde.
Bir sonraki gezi yazısında görüşmek üzere. Belki bir dahaki sefere siz de bana kendi keşfettiğiniz bir köyü anlatırsınız.