İstanbul’un köyleri hâlâ yaşıyor mu?
İnsan İstanbul deyince aklına ilk olarak kalabalık, trafik, gökdelenler gelir. Ama şehrin hemen yanı başında, betondan uzak, İstanbul’un köyleri hâlâ kendi ritmiyle yaşamaya devam ediyor. Ben de birkaç senedir fırsat buldukça bu köyleri geziyorum. İlk gittiğimde şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Çünkü beklediğimden çok daha huzurlu, çok daha samimi bir hayat vardı oralarda.
Sabahın erken saatlerinde yola çıkmak en güzeli. Trafik başlamadan önce Silivri, Çatalca ya da Şile yönüne vuruyorum direksiyonu. Yol kenarındaki tarlalar, eski ahşap evler, horoz sesleri… Şehirden çıktığımı anlamam beş dakika bile sürmüyor bazen.
Sabahın ilk ışıkları köyde nasıl karşılanır?
Köyde bir gün gerçekten çok erken başlar. Daha güneş doğmadan horozlar ötmeye başlar. İlk kez İstanbul köylerinde kaldığım sabah bu sesle uyanmıştım. Pencereyi açtığımda serin bir hava çarpıyor yüzüme. Hafif bir toprak ve ot kokusu var. Komşunun bacasından çıkan dumanın kokusu da cabası.
Köylüler genelde beş buçuk, altı gibi kalkıyor. Bazıları hayvanlarını sağmaya gidiyor, bazıları bahçeye. Ben de onlarla birlikte kalkıp bir çay ocağına oturuyorum genelde. Çay o kadar güzel oluyor ki. Demli, tavşan kanı. Yanına da evde yapılmış ekmek, taze peynir, zeytin… Şehirdeki kahvaltıların yalan olduğunu o an anlıyorsun.
Köy kahvaltıları ve sohbetler
İstanbul’un köylerinde kahvaltı sadece yemek değil, aynı zamanda sohbet. Masada genellikle iki üç amca, bir iki teyze oluyor. Konu dönüp dolaşıp havaya, yağmura, ürünlere geliyor. Bana da soruyorlar: “Oğlum sen ne iş yaparsın, niye geldin buralara?” diye. Samimi bir merak var. Yalan yok, ilk zamanlar bu samimiyet beni biraz tedirgin etmişti. Sonra alıştım. Hatta özler oldum.
Bir defasında Çatalca’nın bir köyünde yaşlı bir amca bana kendi yaptığı baldan ikram etmişti. “Bak evladım, bunu marketlerde bulamazsın” demişti. Haklıydı. O tat hâlâ damağımda.
Öğlene doğru köyün ritmi yavaşlıyor
Sabahki hareketlilik öğleye doğru yerini daha sakin bir havaya bırakıyor. Kadınlar genellikle ev işleriyle uğraşıyor. Bazıları bahçede domates, biber topluyor. Erkeklerin bir kısmı tarlada, bir kısmı da kahvede oturuyor. Kahve dedim de… O kadar masal gibi ki.
Köy kahveleri aslında birer kültür merkezi. Tavla sesleri, okey tıkırtıları, arada bir yükselen tartışma sesleri… Ama hepsi sevgiyle, saygıyla. Kimse kimseye hakaret etmiyor. En fazla “ulan” diyorlar, o da şaka yollu.
Ben genelde bu saatlerde köy sokaklarında yürüyüşe çıkıyorum. Daracık sokaklar, taş duvarlar, üzerleri yosun tutmuş eski evler… Bazı evlerin önünde hâlâ tandır var. Kimi evlerin bahçesinde tavuklar geziniyor. Kokular inanılmaz. Toprak, ot, hayvan, odun ateşi… Hepsi karışmış. Şehir burnunun alışık olmadığı bir koku bu.
Doğal yaşam ve küçük detaylar
İstanbul’un köylerinde dikkatimi en çok çeken şey, doğayla iç içe olmaları. İnsanlar hâlâ kendi sebzelerini, meyvelerini yetiştiriyor. Kimi inek besliyor, kimi tavuk. Sütünü sağıyor, yoğurdunu yapıyor. Bu döngü çok doğal akıyor.
Bir keresinde Şile’nin bir köyünde yaşlı bir nineyle sohbet etmiştim. Bahçesindeki her bitkiyi tek tek anlatmıştı bana. “Bu nane, bu adaçayı, bu da kediotu” demişti. Sonra da “Şehirde hepsini marketten alıyorlar değil mi evladım?” diye sormuştu gülerek. Cevap verememiştim. Çünkü haklıydı.
Köpekler, kediler de çok farklı oralarda. Korkusuzca dolaşıyorlar. Arabadan falan korkmuyorlar çünkü pek araba yok. Ara sıra bir traktör geçiyor, o kadar.
Öğleden sonra köyde ne yapılır?
Öğleden sonra tempo biraz daha düşüyor. Özellikle yazın sıcak bastırınca herkes gölgeye kaçıyor. Bazı köyler çok sessiz oluyor bu saatlerde. Sadece cırcır böceklerinin sesi duyuluyor. O ses insanı hem dinlendiriyor hem de garip bir şekilde huzursuz ediyor. Garip bir tezat.
Bazı köylerde ise tam tersi. Özellikle hafta sonları İstanbul’dan gelen gençler oluyor. Onlar da kahveleri, sokakları hareketlendiriyor. Ama genelde köylüler kendi hallerinde. Misafirperverlikleri de meşhur. Seni evine davet etmeden bırakmıyorlar.
Ben bir keresinde tanımadığım bir ailenin evine akşam yemeğine gitmiştim. Hiç çekinmeden “Gel oğlum, bizimle ye” demişlerdi. Sofrada taze fasulye, cacık, köy ekmeği, yoğurt ve ızgara tavuk vardı. Hepsi kendi üretimleri. O lezzeti anlatamam.
Akşamüzeri ve köyün dinginliği
Güneş batarken köyün atmosferi bambaşka oluyor. Işık yumuşuyor, her şey biraz daha turuncu görünüyor. Evlerin önündeki sedirlerde oturan yaşlılar, oynayan çocuklar, eve dönen tavuklar… Tam bir film sahnesi gibi.
Ben bu saatlerde genellikle köyün biraz dışına, tepelere çıkıyorum. Manzara muhteşem. Bir yanda İstanbul’un silueti, diğer yanda yeşillik ve orman. İkisi bir arada. Bu kontrast çok etkileyici.
Akşam ezanı okununca herkes biraz daha sessizleşiyor. Camiye gidenler oluyor. Geriye kalanlar da evlerine çekiliyor yavaş yavaş.
Gece köyde zaman nasıl akar?
Köy geceleri çok karanlık. Şehirdeki gibi ışık kirliliği yok. Gökyüzü yıldızlarla dolu. İlk defa orada Samanyolu’nu net görmüştüm. İnanılmaz bir manzara.
Akşam yemekleri genelde erken yeniyor. Sonra televizyon seyrediliyor ya da komşularla sohbet ediliyor. Yazın ise kapı önlerinde uzun uzun oturuluyor. Hikayeler anlatılıyor. Eski günlerden, geçmişten, gençlik anılarından…
Ben genelde bu sohbetlere misafir oluyorum. Defterime notlar alıyorum. Çünkü her cümle, her anı ayrı bir değer taşıyor. Bu insanlar çok şey yaşamış. Ve bunları bizimle paylaşmaktan mutluluk duyuyorlar.
Gece ilerleyince köy iyice sessizleşiyor. Sadece arada bir köpek havlaması ya da uzaklardan gelen bir motor sesi duyuluyor. Sonra o da kesiliyor. Geriye sadece sessizlik kalıyor.
İstanbul’un köylerinde bir gün işte böyle geçiyor. Yoğun değil. Aceleci değil. Olduğu gibi. Belki de tam da bu yüzden insana iyi geliyor. Şehrin gürültüsünden, stresten, koşturmacadan uzak, sade ve gerçek bir hayat.
Bence herkesin ara ara bu köylerden birine gitmesi lazım. Bir gününü orada geçirmesi, insanlarla sohbet etmesi, o havayı soluması lazım. Belki de aradığımız huzurun çok uzağımızda olmadığını, tam burnumuzun dibinde olduğunu o zaman anlıyoruz.