İstanbul’un Unutulmuş Köyleri Neden Bu Kadar Özel?
Şehrin gürültüsünden bıktığınızda, bazen sadece bir saat uzaklıktaki bir köye gitmek her şeyi değiştiriyor. İstanbul’un unutulmuş köyleri tam da bu yüzden benim için vazgeçilmez. İlk kez bir arkadaşımın önerisiyle gittiğimde, beton ormanından çıkıp yeşilin içine dalmanın ne kadar iyi geldiğini anlamıştım.
Bu yazıda size İstanbul’a yakın ama sanki bambaşka bir dünyada gibi hissettiren köylerden bahsedeceğim. Bazıları o kadar sakin ki, kuş sesinden başka bir şey duymuyorsunuz. Bazılarında ise eski Rum evleri, taş sokaklar ve yıllardır değişmeyen bir yaşam ritmi var.
Polonezköy: Yeşilin İçinde Bir Leh Rüzgarı
İstanbul’un Avrupa yakasında, Beykoz’a bağlı Polonezköy benim en sık gittiğim yerlerden biri. 1800’lerde Polonyalı mültecilerin yerleştiği bu köy, hâlâ o eski havasını koruyor. İlk gittiğimde dikkatimi çeken şey, kocaman bahçeli evler ve her yerin ağaçlarla kaplı olmasıydı.
Köyün içinden geçen yürüyüş yollarında saatlerce dolaşabilirsiniz. Özellikle sonbaharda yaprakların rengi inanılmaz güzel oluyor. Kahvaltı mekanları da meşhur. Ama ben kalabalık mekanlardan uzak, köyün arka sokaklarında yürümeyi tercih ediyorum. Orada eski bir evin bahçesinden yükselen odun ateşi kokusu insanın içini açıyor.
Şile’nin Gizli Köyleri: Deniz ve Orman Bir Arada
Şile tarafına doğru gittiğinizde işler biraz daha maceralı hale geliyor. Ağva belki çok popüler ama ben size İstanbul’un unutulmuş köyleri arasında daha az bilinen yerleri anlatmak istiyorum. Mesela Darlık veya Göksu köyleri.
Darlık’ta yol kenarındaki küçük kahvehanede oturan amcalar, sanki zaman durmuş gibi tavla oynuyor. Köyün hemen yanında akan dere ve çevresindeki orman, şehir stresini birkaç dakikada unutturuyor. Yazın serinlemek için ideal. Kışın ise ıssızlığıyla bambaşka bir atmosfere bürünüyor.
Göksu köyüne gittiğimde ilk dikkatimi çeken şey, eski ahşap evlerin hâlâ ayakta olmasıydı. Bazı evlerin çatısında sardunya saksıları, kapı önlerinde ise yaşlı teyzelerin oturup örgü ördüğü sandalyeler görüyorsunuz. O kadar samimi bir ortam var ki, insan ister istemez sohbetin içine çekiliyor.
Riva ve Çevresindeki Küçük Köyler
Riva’dan sonra yolunuza devam ederseniz, daha da sakin köyler çıkıyor karşınıza. Buradaki yaşamın temposu çok yavaş. Traktör sesi, horoz ötüşü ve rüzgarın ağaçlardaki hışırtısı… İşte İstanbul’un unutulmuş köyleri tam olarak bunları sunuyor size.
Köy evlerinin çoğunda hala tandır ekmeği yapılıyor. Birkaç kez denk geldim, taze ekmekten aldığım koca bir parçayı zeytinyağı ve kekikle yemiştim. Tadını hâlâ unutamıyorum. Bu tür küçük detaylar insana şehirde asla bulamayacağı bir huzur veriyor.
Çatalca Tarafındaki Sakin Köyler
İstanbul’un batısına, Çatalca yönüne doğru gittiğinizde karşınıza çıkan köylerde zaman daha da yavaş akıyor. Buralarda tarım hâlâ önemli bir geçim kaynağı. Özellikle bahar aylarında çiçek açan meyve ağaçları ve tarlalar inanılmaz güzel manzaralar sunuyor.
Burada yaşayan insanlar genellikle misafirperver. Bir keresinde köyün ortasındaki çeşmenin başında sohbet ederken yaşlı bir amca bizi evine davet etmişti. Evin bahçesindeki dut ağacının altında çay içmiştik. Böyle anlar bir gezi yazısını çok öteye taşıyor.
Köylerde Dikkat Etmeniz Gerekenler
Bu unutulmuş köylere giderken birkaç şeye dikkat etmenizi öneririm. Öncelikle yanınıza rahat ayakkabı alın. Çünkü taşlı, tozlu yollar sizi bekliyor. Ayrıca su ve atıştırmalık bir şeyler bulundurun. Bazı köylerde market bile olmayabiliyor.
Köylülerle konuşmaktan çekinmeyin. Onların anlattığı hikayeler, o köy hakkında kitaplardan öğreneceğiniz her şeyden daha değerli. Mesela bir köyde yaşayan teyze, gençliğinde o köyün nasıl kalabalık olduğunu, düğünlerin nasıl şenlikli geçtiğini anlatmıştı. O an köyün geçmişini hissetmiştim.
İstanbul’dan Köylere Nasıl Gidilir?
Çoğu köye toplu taşıma ile ulaşmak mümkün olsa da, kendi aracınızla gitmek çok daha rahat. Özellikle Polonezköy, Şile ve Çatalca yönündeki köyler hafta sonları biraz kalabalık olabiliyor. Erken saatte çıkarsanız hem yollar sakin olur hem de köyün sabah havasını yakalarsınız.
Bazı köyler o kadar küçük ki, haritada bile zor bulunabiliyor. Bu yüzden telefonu açık tutmanızı ve offline harita indirmenizi tavsiye ederim. Çünkü bazen sinyal bile çekmeyebiliyor. Ama tam da bu yüzden orası güzel zaten.
İstanbul gibi dev bir metropolün hemen yanı başında bu kadar sakin, bu kadar doğal ve samimi köylerin olması gerçekten büyük şans. İstanbul’un unutulmuş köyleri bana her seferinde aynı şeyi hatırlatıyor: Hayatı yavaşlatmak bazen en iyi terapi.
Siz de bir dahaki hafta sonu programınızı yaparken klasik mekanlar yerine bu köylerden birini tercih edin. Belki Polonezköy’de uzun bir yürüyüş yaparsınız, belki Şile’nin gizli bir köyünde dere kenarında kitap okursunuz. Hangisini seçerseniz seçin, eminim pişman olmayacaksınız.
Benim favorim şu anda Göksu köyü. Ama her gittiğimde yeni bir köy keşfediyorum. Belki bir sonraki yazıda başka birini anlatırım. Siz de gittiğiniz köyleri yorumlarda paylaşırsanız çok sevinirim.
Unutmayın, bazen en güzel kaçamaklar en yakın yerlerde gizli oluyor. Arabayı çalıştırın ve yola çıkın. İstanbul’un unutulmuş köyleri sizi bekliyor.